Benim Canım İstanbul’um

Benim Canım İstanbulum
Benim Canım İstanbulum

Ben ve ailem için İstanbul sevdası bundan yirmi beş sene önce izlediğimiz “Çalıkuşu” filmindeki sahnelerle başlamıştı. O zamanlar Sovyetler Birliği’nde yaşıyorduk ve sosyalist sistemin sansürü bile bu güzel filmin 300 milyon nüfuslu ülkede gösterilmesinde sakınca görmemişti.

İstanbul, bize kapılarını ikinci defa 1991 yılında açtı. Çünkü 1991 yılında Sovyetler Birliği dağılmış, Tacikistan bağımsızlığına kavuşmuştu. Türkiye, bağımsız Tacikistan Cumhuriyeti’ni ilk tanıyanlar arasında yerini almış ve kısa süre sonra da başkent Duşanbe’de Türkiye Büyükelçiliği faaliyete geçmişti. 1990’lardan beri Anadolu Türkçesi’ni öğrenmeye başladığım için Türkiye büyükelçiliğinde işe davet edildim. Burada çalışmaya başladıktan bir süre sonra, elçilikte çalışan bir arkadaşım bana Muazzez Ersoy’un nostalji kliplerini içeren bir videokaset verdi. Eşim ve çocuklarımla bu sanatçının İstanbul şarkılarını dinleyerek İstanbul’a daha görmeden aşık olmuştuk.

İstanbul maceramızın tam olarak başlaması için bir süre daha geçmesi gerekiyormuş. 12 Nisan 1994’te Tacikistan Cumhuriyeti’nin İstanbul Ticari Ataşeliği’ne şube müdürü olarak tayin edildiğim zaman, film sahnelerinden ve şarkı sözlerinden tanıdığımız bu nadide şehrin 10 yıllık bir mukimi olacağımı hiç düşünmemiştim.

Beyoğlu’nun Geceleri

İstanbul’daki hayatımızın ilk iki senesi şehrin kalbi sayılan Beyoğlu Taksim’de geçti. Şehrin yeni mukimleri olan bizlere desteğini hiç esirgemeyen Ahmet Amca’mızın sözleri hala kulaklarımda; “İstanbul’da beş sene ayakta kalabilen biri, dünyanın herhangi bir şehrinde de başarılı olabilir. Hele burada beş sene araba kullanan kimse, dünyanın her yerinde yolunu bulabilir” demişti. Gerçekten de İstanbul’da araba kullanmak için insanın çok maharetli olması gerekiyor.

İstanbul’daki hayatımız Beyoğlu’nda başladı. Sıraselviler Caddesi Zambak Sokak’ta bir daire kiralamıştık. Şehrin başka semtlerinde hayat havanın kararmasıyla bitiyormu ama Beyoğlu’nda hayat asıl gece başlıyordu. Taksim Meydanı’nda başlayıp Karaköy’e giden tünelde sona eren İstiklal Caddesi, anlatılanlara göre, çok değil, daha elli sene önce kravatsız girilmeyen bir cadde imiş. Fransa’dan XIX. yüzyılın ikinci yarısında getirilen ilk tramvay, görenlere ve binenlere nostaljik anlar yaşatıyordu.

İstiklal Caddesi’nin önemli özelliklerinden biri, birkaç medeniyete ve dine ait yapıların aynı cadde üzerinde bulunması sanırım. Başka hiçbir ülkede aynı cadde üzerinde Müslümanlara ait bir camii, Yahudilere ait bir Sinagog, Hıristiyanlara ait bir Ortodoks kilisesi ve Katoliklere ait bir başka kiliseyi sıralanmış göremezsiniz. Farklı medeniyetlerin ve kültürlerin bir arada yaşayabilmesi olağanüstü bir şey… Daha çok erken devirlerde, demokrasi adına verilmiş bu ders, İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet’in şahsında Türk milletinin yüzeliğinin göstergesidir.

Geldiğim vakitler en çok uğradığım yer, İstiklal Caddesi’ndeki Çiçek Pasajı idi. Eski zamanlarda “İstiklal Caddesi” nde gezen bir beyefendi, yanındaki hanımefendiye bir demet çiçek almak için pasajın üst katlarındaki balkonlarda çiçek dolu sepetlerle oturan güleryüzlü kızlara bakar ve istediği çiçek türünü seçtikten sonra bedelini satıcıya atarmış. Çiçekçi kız ise çiçek demetini hanımefendinin eline ulaştırıverirmiş.

Küçük Moskova: Laleli

İstanbul, uygun coğrafi yerleşimi ile tarih boyunca bütün insanlar için “umut kapısı” olmuştur. Gerçekten de, bir ucundan öbür ucuna 150 kilometrelik uzunluğa sahip bu mega kent iki kıtaya yayılmış olmanın verdiği heybet ve “içinden deniz geçen şehir” olmanın gururuyla gerçek bir fırsatlar şehridir. Bundan dolayı İstanbul’a bir umutla  gelenler, “İstanbul’un taşı toprağı altındır” derler. Bu söz cahil ve tembel insanların dışında herkese büyük anlamlar ifade eder.

Osmanlı’ya başkentlik yapmış olan İstanbul ve civarında, ülke sanayiinin %70’i yerleşmiştir. Avrupa ve Amerika’nın dışında, 300 milyonluk nüfusa sahip eski Sovyetler Birliği’ni de İstanbul giydiriyor. İstanbul’un en eski muhitlerinden birisi olan Laleli semtine “Küçük Moskova” demelerinin sebebi de bu olsa gerek. Burada Türkçe’nin dışında Rusça, İngilizce, İtalyanca, Fransızca ve hemen hemen bütün Balkan dilleri rahatça konuşulur. İstanbul’un çevre illere ve bölgelere ulaşımı o kadar kolay ki, bir haftalığına bu şehre alışverişe gelen bir turist, şehirde dükkanların kapalı olduğu bir tatil gününü rahatlıkla Karadeniz’in Kilyos’unda ya da Marmara’nın Silivri’sinde, deniz kıyısında güneşlenerek geçirebilir.

Ah Şu Taksiciler!

Elbette şehir bu kadar büyük olunca, buraya gelen insanların başı derde de girebiliyor. Bu sorun tüm dünya kentlerinde olduğu gibi İstanbul’da da maalesef var. Sanırım İstanbul’a gelen yabancılar için hırsızlık ve kapkaççılardan sonra en önemli sorunlardan birisi de bazı bilinçsiz taksicilerdir. Dili ve şehri bilmeyen turisti, gidilecek yer çok yakın olsa bile farklı yollardan dolaştırıp üç misli ücret alan bazı taksiciler. maalesef İstanbul’a ne kadar büyük bir kötülük ettiklerinin farkında bile değiller. Ailem ile bu şehre ilk geldiğimizde biz de böyle bilinçsiz bir taksicinin kurbanı olmuştuk.  Gideceğimiz yer Taksim’de bir otel olmasına rağmen, taksici bizi Millet Caddesi’ndeki bir otele götürmüştü. Başta çocuklar olmak üzere hepimiz çok yorgunduk ve mecburen ilk geceyi orada geçirmek zorunda kalmıştık.

İstanbul’un Gerçek Sahibi: İstanbullular

İstanbul’da beni etkileyen en önemli şeylerden bir tanesi de, İstanbul’un en değerli zenginliği olarak gördüğüm, şehrin gerçek sahibi eski İstanbullular. Özellikle de doğma büyüme İstanbullu olanları kastediyorum. Bu şehirde hâlâ, bundan birkaç asır öncesinde azımsanmayacak sayıda bir nüfusa sahip olan Rum, Ermeni ve Yahudilerin ve tabii ki Osmanlı İstanbulu’nu görenlerin torunlar yaşıyor ve bunlarla sohbet etmenin tadına doyum olmuyor.

Doğma büyüme İstanbullu olanlar, sonradan gelenlerden çok farklıdırlar. Şehir büyüdükçe artan sorunlara, komşuluk ilişkilerinin neredeyse bitme noktasına gelmiş olmasına rağmen çok cana yakın ve yardımseverler. Başımdan geçen olayı dinleyince siz de hak vereceksiniz;

Bir gün Taksim Meydanı’nda insanlara adres soruyordum. Pek acelesi olmayan bir beyefendi, gideceğim yeri nasıl bulacağımı tarif etmeye başladı. Bu arada önümüzde yaşlı bir amca durdu ve bizi ilgiyle seyredip dinlemeye başladı. Bana yardımcı olmaya çalışan ilk beyefendi sözünü bitirdikten sonra bizi seyreden amca gülümseyerek:

“Bu beyefendi size gideceğiniz yeri iyi tarif etti. Fakat ben daha yakın bir yol biliyorum” diyerek kısa yolu tarif etmeye başladı. Küçük bir kağıda anlatılan detayları not alırken bu sefer de yanımızda yaşlı bir teyzenin durakladığını fark ettim. O da tol tarifi ile maşgul olan amcanın sözünü kesmedi, sonuna kadar sabırla dinledi. Sonra da benim kolumu tutup nazik bir dille: “Beyefendi size gerçekten en yakın yolu tarif etti. Ama ben kendim de o tarafa gidiyorum, buyurun size oraya kadar eşlik edeyim” dedi.

Karşıtlıkların Şehri

İstanbul’un ilginç özelliklerinden biri de 21. yüzyıla hızla adım atıp bir dünya kenti olan bu şehirde çok ilginç ve enteresan karşıtlıkların bir arada var olabilmesidir. Örneğin ismini, bugün her konuda dünyaca üne kavuşan İstanbul’u 1453’te fetheden Fatih Sultan Mehmet’ten alan Fatih ilçesi, muhafazakâr havasını koruyarak ayakta kalmayı başarıyor. Öte yandan Beşiktaş, Şişli ve Beyoğlu, kentin daha liberal yüzünü temsil etmeye devam ediyor.

Dünyanın diğer şehirlerinde olmayan bir özelliği daha var İstanbul’un: Çekim gücü. Vatanım olan Tacikistan’a izne gittiğimde tam bir hafta sonra İstanbul’u özlemeye başlıyorum. Tarifi imkânsız bir güç beni İstanbul’a çekmeye başlıyor. Hatta bu rahatsızlık(!) İstanbul’a geldikten bir hafta sonra ancak geçiyor. İtiraf ediyorum, 48 sene içinde 34 ülkeyi gezdim ama başka hiçbir şehir beni kendine bu kadar meftun edememişti.

31 Mart 2006’da THY ile Duşanbe’den İstanbul’a döndüm. Beni, öz ağabeyim kadar yakın olan Ethem Karakule karşıladı. Ofisine geldiğimizde her masada taze çiçekler vardı. Ofisteki çalışanlar beni güler yüzle, uzaktan gelen ve çoktan beri görmedikleri bir akrabaları gibi karşıladılar. Çok mutlu bir insanım. Çünkü Ethem Ağabey gibi insanların yaşadığı İstanbul’uma tekrar döndüm.

Canım İstanbul’um.

Muratali Umarov

Hovar Milli Enformasyon Ajansı / Tacikistan

 

Comments

comments

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir