İstanbullu Bir Japon

İstanbullu Bir Japon
İstanbullu Bir Japon

Japonya’dan İstanbul’a ilk defa 1991 yılının Nisan ayında geldim. Fakat İstanbul’a bu ilk gelişimde yerleşmedim. O gün bu güzel şehirde bir gece bile kalmadan İzmir’e geçtim. Orada bir sene kadar yaşadıktan sonra İstanbul’a taşındım. Ve o tarihten bu güne, aşağı yukarı dokuz senedir Türkiye’de ve altı senedir de İstanbul’da yaşıyorum.

İstanbul’la tanışıklığımın ilk günlerdinde başımdan geçen bir anıyı hiç unutamıyorum. İzmir’den gece kalkan bir otobüsle İstanbul’a dönüyordum. Otobüste yanımda oturan bir çocuk selam verdikten sonra bana “Ağabey sen İstanbul’a hiç gittin mi?” diye sordu. “Ben zaten İstanbul’da oturuyorum” diye cevap verdim. Çocuk biraz düşündü ve bu şekik gözlü, Tükçesi aksanlı acayip adama soru sormaya devam etti. Önce Kasımpaşa’yı sordu, oturduğum yerin Kasımpaşa’ya yakın olup olmadığını ve oraya nasıl ulaşabileceğini merak ediyordu. Ben de İzmir’den İstanbul’a yeni taşındığımı anlatarak Kasımpaşa hakkında fazla bir bilgim olmadığını söyledim. Çocuk asıl ilgilendiği konuyla ilgili soracak bir şeyi kalmayınca kendisinden söz etmeye başladı. Hayatında ilk defa İstanbul’a gidiyormuş. Kasımpaşa’da yaşayan akrabasının yanında iş bulup çalışacakmış… O zamanki Türkçemle anlattıklarından ancak bu kadarını anlayabilmiştim.

İstanbullu Kabul Edilmiştim

Ertesi sabah otobüs İstanbul’a ulaştığında çocukla tokalaşarak ayrıldık. Bana ilginç gelen şey, çocuğun, yolculuk sonuna kadar benim nereli olduğumu sormamasıydı. Bende söylemeye gerek duymadım. Acaba o çocuk hakkımda ne düşünmüştü? “İstanbul’da her çeşit insan var, böyleside olabilir” diye mi geçirmişti aklından? Çekik gözlü ve bozuk Türkçeli birinin nereli olduğunu hiç mi merak etmemişti? Yoksa İstanbul’da oturduğumu söyleyince, İstanbullu olarak mı kabul edilmiştim? Belki de sonuncusu… Bilemiyorum. Fakat şunu biliyorum ki İstanbul’da çeşitli kültürlerden on binlerce insan bir arada yaşıyor.

Aradan yıllar geçti, o çocuk hala Kasımpaşa’da mı oturuyor merak ediyorum doğrusu. Oturuyorsa, geçen zaman içinde muhakkak ki çok çeşitli insanlar görmüş, onlarla arkadaş olmuştur. Şunu düşünmek benim için çok ilginç: Belki de bu satırları okuyacaktır, kim bilir?

Bir süredir Üsküdar’da oturuyorum. Neredeyse ömrümün altı senesini İstanbul’da geçirdiğim halde bu şehrin kültürel boyutunu hala kavrayabilmiş değilim. Ama bu şehirde kendimi yabancı hissetmediğimi de itiraf etmeliyim. Örneğin, iki senelik ayrılıktan sonra ilk defa Japonya’ya gidip üç hafta kadar kalıp tekrar İstanbul’a döndüğümde, oldukça yoğun zamanlar geçirmiş ve son derece yorgun olmama rağmen ifade edilemeyecek bir ferahlık hissetmiştim. Bu, herhalde bir insanın ancak kendi memleketine döndüğünde duyabileceği cinsten bir rahatlıktı. Farkında olmadan ben de gerçek bir İstanbullu olmuştum galiba.

Ama Ne Zaman?

İstanbul’daki yerleşik günlerim Çapa’da başlamıştı. Ondan sonra, taşınmalarla dönem İstanbul’un çeşitli semtlerinde kaldım. Ortaköy, Erenköy, Osmanbey, Sıraselviler… Her bir semtte çok güzel anılarım vardır. Komşuluk kavramına alışmam zor olmadı. Birçok dost edindim, sohbet ettim, arkadaş oldum. Herhalde böylece fark etmeden İstanbullu olup çıktım.

Çapa’da altı ay kadar bir ailenin yanında kalmıştım. Her akşam beraber sofraya otururduk, yemekten sonra beraberce çay içerek sohbet ederdik ve yine beraber televizyon programları izlerdik. Aile Gaziantepliydi. Dolayısıyla teyzenin pişirdiği yemekler de fevkalade güzel. Ben hala bazı bayramlarda onları ziyaret ederek aynı sofraya oturuyorum. Bir ramazan ayında iftarlarına da gitmiştim. Biraz erken gittiğimden yemek hazırlayan teyze, “İyi ki erken geldin. Oruç tutmuyorsun değil mi? Hata yapmış olabilirim, tadına bakar mısın?” demişti de şaşırmıştım. O ana kadar oruç tutanların yemeklerini tadına bakmadan hazırladıklarını bilmiyordum. Teyze fazla tuz attığını düşünüyordu ama bence tadı tuzu gayet yerindeydi ve her zamanki gibi çok güzeldi. İtiraf etmeliyim ki İstanbul’da bu kadar güzel yemek hazırlayan ve sunan bir “lokantayı” hala keşfedebilmiş değilim.

Ortaköy’de oturduğum sıralarda, aşağı katta oturan ev sahibi kapısının önünde ızgara yaparken bir kaç kez benide davet etmişti. Izgara pişiyor, kokusu üst kata kadar geliyordu. Izgara derken et değil hamsi ızgarası… Hamsinin her şeyini yapan ev sahibim Rizeli olduğu için gayet anlaşılır bir durumdu. Eh ben de Japon’um, tabii ki balıkları çok severim. Ama mesela, Çapa’daki ailenin sofrasında hiç balık görmemiştim.

Gaziantepli teyze kırk senedir hiç balık yemediğini söylemişti. Bir taraftaki Gaziantep’ten, ötekisi Rize’den gelmiş. İkisi de şimdi İstanbul’da yaşıyor ama mutfakları arasında ne kadar da fark var. Farklı olmayan ise her ikisinin de misafirperverliği.

İstanbulluyum Desem Gülerler Mi?

Sıraselviler’deki küçük dairemin sahibi Rum’du. Bayramlarında seyranlarında beni davet ediyorlar. Ayrıca yıl sonndaki Noel sofrası onlar için çok önemli ve bu sofrada da yerim her zaman hazırdır. Rumların sofralarını da tabii ki İstanbul yemekleri süslüyor. Bir gün Yunanistan’da yediğim Yunan yemeklerinden bahsettiğimde, bana söylediklerini hiç unutamıyorum; “O bahsettiğin Yunan yemeğidir. Biz, Yunanlı değiliz!”. Ben o zamana kadar Yunanlılarla İstanbul’da yaşayan Rumlar arasında bir fark olduğunu bilmiyordum. Meğer İstanbul’da yaşayan Helen asıllılara “Rum” denirmiş.

Rumlar içinde, İstanbul’a Kayseri’den gelen de var Karadeniz’den gelen de. Ama onların aslı İstanbulluymuş. “Herhalde en eski İstanbullular bunlardır” diye düşünüyorum.

Acaba onlara, “Ben de İstanbullu oldum mu?” diye sorsam ne derler? Gülerler mi?

Bazen yemekten sonra televizyonda yayınlanan dizi filmleri birlikte seyrediyoruz. Onlar da aynen Türkler gibi dizideki kahramanlara ellerini kaldırarak laf atıyorlar, bir şeyler söylüyorlar. Ama Rumca konuştukları için ne söylediklerini hiç anlayamıyorum. Benim için ilginç bir manzara: Dizideki kahramanlar Türkçe konuşuyor yanımdaki insanlar onlara Rumca laf yetiştiriyor.

İstanbul’un kültürel boyutu ne kadar da büyük, buna bazen şaşıyorum. Biraz fazla heyecanlı ama belki de beni bu kadar şaşırttığı ve heyecanlandırdığı için bu muazzam şehirden hiç bıkmıyor, sıkılmıyorum.

İstanbul’da yaşamak insana kesinlikle bir usanç vermiyor ve burada gönlüm Japonya’da olduğundan daha rahat. Bir Japon olarak, doğrusu artık İstanbullu olmaktan vazgeçmiyorum.

Niinomi Makoto

Freelance Correspondent / Japonya

Comments

comments

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir